bir sessizlik oldu...
'günün birinde diye anlatmak istediğim hikayeler var' dedim sessizliği bozmak adına çığlıklarım yerine. 'bizim hakkımızda mı, hiç tanımadığımız kişiler hakkında mı' dedi. 'bizim hakkımızda da var, ama şuanda bunları duymayı hak edecek kadar bana yakın değilsin' deseydim ki diyemedim. dilime örs düştü. 'her şeyden var az biraz' diye bağladım cümleyi. işte yine o ölümden damıtılmış soğuk sessizlik büründü havaya. ışık hızıyla uzaklaştım. bir ses duydum derinden, bir klarnetin son nefesini verişi uğuldadı kulaklarımda. 'müzik dinleyesim var ama daha önce hiç dinlemediklerimden ve tam benim için olacak, şuanda hiç bir şey bana değil' demişim işte o ara. ses etmedi...
'her şey olacağına varır, en kötü ne olabilir ki' dedi, en kötü ayrılırız diyecekken araya 'kötü diye bir şey yok ki' diye geveledim kelimeleri.
sessizlik saniyelerin içinde büyürken zaman aklını yitirmiş gibiydi. saatlerce konuşan susmayan sanki biz değildik de konuşma yeni bulunmuş biz henüz kendimizi ifade edecek kadar öğrenememiştik.
bir dünya avuçlarımızdan, sevgi kalbimizden sökülüyordu, hiç birimiz tek bir hamle dahi yapmıyorduk, durdurmak için.
mehmetali, nesrin'nin gönderisine yorum yaptı, mine süleyman ile arkadaş oldu, ozan nurgülün fotoğrafını beğendi, burcu meleğin fotoğrafını beğendi... moruk ben bibok beğenmedim, hemde hiç beğenmiyorum bu aralar, cemal süreyayı bile beğenmiyorum, o kadar. inan ki senin yaptıklarını da beğenmiyorum. ne menem bir adam oldun çıktın sende, gittin bir kıza abayı yaktın. rakı sofralarında azaldı sırf bu sebepten bir meze.
bazen insana hiç bir şey yetmiyor, mesela sana belki para yetmiyordur, bana da dertler yetmiyor moruk. insan hayata ve dertlere alıştıkça artık, az geliyor dertler. daha ağırını istiyor canı, işte en büyük dertte insanın hayatında kendine yetecek bir derdi olmaması oluyor, tıpkı bir hayat kandının sevişmekten hiç bir şey hissetmemesi gibi, orospusu oluyorsun dertlerin. tam bu noktada sana ait olan şeylerin elinden alınmış olması -ki mesela hayatının- koymuyor, eksik alındığını düşündüğün bile olur ki o kafayı almadıkları sürece böyle düşünmeye de mahkum kalıyorsun.kaldığın yerler tarihte bir sayfa olsaydı en kirlisinden bile razıydık, zira buralarda çok üşür olduk günahkar bedenimizde.
belkide bu kadar soğuk olmasaydı zamanında zamanı doğru kullanmayanlar, ki geçen vatandaşın biri -ki kendisi hatırı sayılır dereceden işin uzmanı "sen şuana o kadar hapsol muşsun ki" dedi, "hani ulan -an- dı yaşamamı.." diyecek oldum ki yaşamak varmış cümlenin içinde ben hep o noktayı atlamışım.
Baba olmak ne demektir bilir misin... Peki ya baba olmadan baba olmak zorunda olmak ne demek bilir misin? Koca bir için baba görevini devralmak, hem de bu görevi mükemmel yapan birinden devralmak, baban bayrağı sana devredince ne yaparsın bilir misin?
tecrübe edeli hayatta ümit etmenin yanlış olduğunu ve ben ümitlerin yerlerini yellere bırakalı hatrı sayılır vakit olmuştu. Lakin biranlık sahra görmüş gibi ümitlendim adımlarım koşmaya başlarken. Tıpkı her güzel şey gibi buda olmadı hayatımda, yok hayır demogoji yapmıyorum, derdim arabesk sözler söylemekte değilde iki gözüm, lakin gerçekler böyle. Hani bu dünyada afedersinde çarkına sıçılacak cinsten azizim, yoksa bizim götümüzü tutamadığımızdan değil herşeyin boka bir güzel boyanması. Lakin ansonun suyunu ayarlayıp girişeceksin sökeceksin beynindeki kirleri, ancak ozaman arınır belki ruhlarımız. Sadet ne de olsa bizim eve gelmez, kaldı ki kimsede bize navige etmez sadete giden yolda, hep ilk kavşaktan ters yola giriyoruz da ceza hep bize sadete gitmeye çalıştık diye kesiliyor. En büyük hatamdı benim düşünceli olmak, bu hayatta düşünceli olmakla lanetlenmiş benim hayatım, promilin beynime ulaşmasını beklemekten başka çarem yok lanetimden kurtulmak için. Lakin sizlere hep çareler ürete bilirim, egolarınızı tatmin etmeniz için elimden geleni yaparım. Gözlerim göremiyor artık görülmesi gerekenleri, o halde ne farkım var bir körden, şimdi sessizce unutun söylediklerimi. Hatta gidin yatın uyuyun bence güzel monoton hayatlarınızda Az ben bu hayatla çekişmem lazım
Alt katta piyade bölüğünde bir çocuk var, sanırım diyarbakırlı. Hergördüğünde beni selam verir hal hatır eder. "Osman abi, nasılsın.." Öyle bir içten ve saf derki, sanarsın hayatında hiç osman abisi olmamış, ama hep bir osman abisi olsun istemiş. Bende diyemiyorum benim adım hamdi osman değil diye. Kırmak istemiyorum, o gözler öyle neşe dolu bakarken bana. Sanki adım hamdi desem çocuğun tüm umutları yıkılacak dünya ile başına, bir osman abisinin olmayışından.
Hayat hiç kırmasın umutlarını, nazik davransın sana, iyi geceler
Edebi yollardan ilerlemek istemedim -ki bilmem de. Malesef bilmediklerim var hala bu hayatta. Bildiğim yol burnumun doğrusunda olan, sanki başka bir seçeneğim varmışçasına dolu olsada atasözleri kitapları. Emirle yaşayan birşey olarak diğer herşeyden ayrılıyor özüm. Ah konu bu değil, özgürlüğüm elimde değil, kağıt üzerindeki mürekkepte kaldı, başkalrının kilitli dolaplarında. Yok edilmeye çalışılan benliğim, sevdiklerimin hatrına son bir sabr daha çekiyor ciğerinden "fabrika kızı" nı söylerken ve eşlik ediyor sigaranın dumanında kurduğu hallerde arıyor özgürlüğü. Aman bre moruk bir yakıcı sıcağın altında miğferle ezilen vücutlar kimin umrunda dağlanan küçük sevdalar, paşalar rahat ettikçe azalıyor şafaklar. Yok artık küçük kavruk o esmer anadolu genci, bir köle koşuşturyor seni korumak namına oluşturulan yalandan hikaykerin içinde tatmin etmek için büyük egoları.
Sabahın bu saatinde ben ne diyeyim, ne anlatayım, sanki gündüz vaktiyle söylediklerim anlaşıldımı. Anladımı anlatmak istediklerim beni bundan önce. Okudun mu hiç sana söylediklerimi biraz olsun üstüne alındınmı bundan önce
Söylemek isteyipte söyleyemekdiklerimle, yaşamak isteyipte yaşayamadıklarımla, bir de yanında olmak isteyipte olamadıklarımla dolu bu hayat. Yani hiç olduramadım
ölüm zor şeydir moruk, sevdiklerinin ölmesi insan hayatındaki zorlukların tepesinde gelir. bu aralar epey zirvelerde dolaşıyorum, seviklerimi yavaş yavaş gömdüm dağların tepesine. bu yıl boyunca epey hatrı sayılır sayıda indim mezera, pek çok sevdiğimi ellerimle koydum toprağa. yine bu hafta sonu toprağın derinliklerine bir ev daha koydum.sağde bir dille anlatıyorum sana bunları mourk, olabildiğince anlaşılır. hayat insana çok şey öğretiyor, acıları öylesine kanıksattırıyorki, artık ölüm ekmek, su kadar sıradan. mesela ben moruk artık bir levazamatçı kadar iyi bliyorum prosedürleri. sen bilirmisin moruk bilmiyorum, insanın suratına bakınca anlaşılamıyor çünkü bildikleri.mesela biri ölünce prosedürler var, yıkanacak kefenlenecek, dokuz tahta alınacak, 2.10 mezar kazılacak, bir tabutta taşınacak, mesela tabut taşımak için en önden sıraya girersin ve sırayla arkaya doğru gidersin. böyle şeyler var moruk işte bunların hepsini zamanla hayat sana öğretiyor, sonra gün dedidikleri şey geçiyor sonra bir tane daha bildiğin günler geçiyor moruk. ve sonra yas 7si 40ı 52si derken biri daha ölü veriyor. sonra biri için daha sela yazdırıken buluyorsun kendini, bir başka vakitte yine bir sevidğinin ıskatını hazırlarken, o aradaki vakitler bazen sonbahar bazense ramazana denk geliyor işte, birileri zamana isim veriyor sadece, geriye kalanı senin üstüne düşeni yaşamakta olduğun zorunluluklar oluşturuyor.
bugun sadece düşündüm ve "amin" dedim kendimce. zor dersleri öğrendim hayatta mesela kuantum fiziğinden pek çok teoriyi adım gibi bildim mesela ama bu feleğin denklemlerini hiç denkeleştiremedim bir araya, hep bütünlemeye kaldım hayatın; sırada yan oturan öğrencisi olarak görünen o ki bütünlemelere kalanlar hep arka sıralarda sürtmeye devam ediyor hayatta sanırım -ki sanmak yanılmaktır, bir gün devamsızlıktan finale almayacaklar oysaki buzamana kadar tüm sınavlarada sadece adım yazılı kağıt verdim. felek ise içinden gelenleri kustu benim bıraktığım boşluklara.
ve sen hep doğruları söyledin ve cesur oldun, -ki haklıydın hep haklıydın ve sahi yine haklısın.